Nehir Yarar Asla Uyuma
İşte Nehir Yarar’la yeniden karşılaşıyoruz. Neşesi gözlerinden, sözlerinden okunuyor. Yüzünde muzip bir gülümsemeyle son kitabını uzatıyor bize. Yani biricik okurlarına… Bu kez bir korku-gerilim romanı yazdığını söylüyor. Yine aramıza dalmış adetâ, içimizden biri olarak kaleme almış tüm satırları. Biz de sınıftaki yerimize kuruluyoruz, kitabın sayfaları nasıl da rahat… Meraktayız. Acaba bizi neler bekliyor?
Ortaokul öğrencileri Aras, Gökçe ve Baran, sıradan bir gün yaşarken Mülayim Reşat Paşa’yla tanışıyorlar. Yürekler hop oturup hop kalkıyor. Geçmişten gelen paşamız bir de üstüne bizimkileri garip bir sınava sokuyor. O günden sonrası, birlikte görülen ve bitmek bilmeyen kâbuslar, zamanla amansız yarışlar, heyecan ve sır dolu yolculuklar…
Eminiz ki siz de çok merak ettiniz. Öyleyse Nehir Yarar’ın akıp giden anlatımının eşliğinde oradan oraya koşturma, sır dolu rüyalarda buluşma vakti geldi. Bir eşlikçi daha var elbette, o da kitapta saklı…
“Söyler misiniz, niçin bu kâbusu sadece biz yaşıyoruz?”
Az önce ön kapakta gördüğünüz bu üçlü biraz dertli. Kendilerini ansızın aynı rüyanın içinde buluyor, her seferinde kâbus üstüne kâbus görüyorlar. Yaşadıkları bir tür deney mi yoksa bir lanet mi? Bu gizem en kısa sürede çözülmeli.
Aynı düşün içinde, sürprizi bol bir macera...
KİTAPTAN
Zamanımız dolmak üzereydi. Saati elime aldım. Sanki zamanı durdurabilecekmişim gibi avucumun içinde biraz sıktım ve Gökçe’nin dediklerini hızla yazmaya çalıştım. Son kelimeyi yazarken birden sınıfın içi kapkaranlık oldu. Sanki gece gibi, zifiri karanlıktı her yer. Hep birlikte çığlık atarak kapıya doğru koştuk. Açmaya çalıştık fakat sadece ayağımızın geçeceği kadar bir aralık oluştu. Tüm ağırlığımızla kapıya yüklendik, bir miktar daha açıldı. İşte bu sırada sınıf yeniden aydınlandı ve pencereden bize doğru yükselen alevleri gördüm. Can havliyle öyle bir omuz attım ki kapıya, açılıverdi. Bu hengâmede Aras’ın üzerine düştüm. Gökçe ise dengesini kaybetmemek için bana tutunmaya kalkınca tırnaklarını yüzümde hissettim. Öyle çok canım yanmıştı ki kan ter içinde yerimden kalktım. İşte asıl şoku bundan sonra yaşadım çünkü yatağımdaydım.
***
Sınıfıma ulaştığımda beni şaşırtmayan bir manzarayla karşılaştım. Mehmet ve Asaf sıraların arasında birbirlerine su sıkarak koşuşturuyorlardı. Pet şişelerinin kapağında delikler açıp gelen geçene sulu şakalar yapmayı çok severler. Kovalamaca sırasında öndeki masaları dağıtmayı da ihmal etmezler. Onların yüzünden toplu halde azar işitiyoruz. Beni görünce birbirlerini ıslatmaya kısa bir ara verip yanımda aldılar soluğu. Çünkü ikinci en sevdikleri şey gözlerine kestirdikleri kişiye zorbalık etmek. Günün şanslısı olduğumu hemen anladım ama hiç istifimi bozmadım.
***
“Bunu kim açıklamak ister, umarım beni korkutmak için bir oyun peşinde değilsinizdir.”
“Saçmalama! Ne gördüysen aynı şeyleri biz de gördük. Dün gece aynı rüyayı paylaştık ve ne yaşandıysa birlikte yaşandı” dedi Gökçe.
“Bu imkânsız, bu mümkün değil!”
“Ben de böyle düşünüyorum. Rüyada gördüklerimiz yüzünden gerçek hayatta zarara uğramamız teknik olarak mümkün değil. Çünkü rüyalar fiziksel dünyadan bağımsız ve soyuttur.”
Gözlerini devirerek bakan Gökçe, “Madem öyle, Aras’ın bileğindeki morluk neyin nesi?” diye sordu.
Aras, “Kes şunu artık Gökçe! Bu bir şakaysa çok uzattınız” deyince yüzümdeki tırnak izlerini gösterdim. “Bu Gökçe’den bir hatıra. Kaçmak için sınıfın kapısını zorladığımızda oldu. Tıpkı senin bileğindeki morarma gibi çünkü o sırada üzerine düştüm.”
“Delirebilirim!” diyen Aras arkasını dönüp hızlı hızlı yürümeye başladı.
“Ne yapıyor, az sonra ders başlayacak” diyen Gökçe’nin kolundan çekiştirdim ve Aras’ın peşine düştük.
“Onu derse girmeye ikna etmemiz gerek. Eğer yaşadıklarımızı sağa sola anlatmaya kalkarsa onun iyi olmadığını düşünebilirler.”
***
Üçümüz de hipnotize edilmiş gibi altın taçlı kadının peşine takıldık. Önce sağlı sollu mermer heykellerle kaplı geniş bir koridordan geçtik. Topraktan yapılan günlük eşyaların sergilendiği büyük salonu arkamızda bıraktıktan sonra, taş merdivenlerden inmeye başladık. Antik dönemleri hikâye eden filmlerde gördüğüm meşaleli aydınlatma, beni iyice ürküttü. Ucu bucağı görünmeyen bu merdivenlerle belli ki zaman yolculuğuna çıkacaktık. Nihayet basamaklar sona erdiğinde çift kanatlı, demir bir kapının önündeydik. Kapının iki kanadı da aynı anda açıldı. Gözlerimizi alan gün ışığıyla neye uğradığımızı şaşırmıştık. Üçümüz de ellerimizi gözlerimize siper ederek nerede olduğumuzu anlamaya çalışıyorduk. Etraftan insan çığlıkları, alkışlar, kahkahalar, ödümüzü koparan vahşi hayvanların kükremeleri, hızla koşan atların ayak sesleri ve kişnemeler yükseliyordu. Büyük bir arenanın tam ortasında olduğumuzu anlamamız uzun sürmedi.
“Az önce dediğim gibi, gözlerinizi iyi açın çünkü bir daha böyle bir arenayı ancak rüyanızda görürsünüz” diyen prenses bizimle dalga geçiyordu. Bir rüyanın içinde olduğumuzu gayet iyi biliyorduk ve başımıza bir iş gelmeden, sağlıkla uyanmayı ümit ediyorduk.
***
“Ahh Bay Suskun, karşında Perge’nin soylularından Prenses Magna duruyor ve sen sesini yükseltme cüretini gösteriyorsun. Cesaretine hayran kaldım fakat bunu yeniden yaparsan kendini aslanların önünde bulursun” dedi ve bakışlarından bu konuda şaka yapmadığını çabucak anladım. “Ve neden burada olduğunuzla ilgili o soruyu bana değil, kendinize sormalısınız. Bilirsiniz ki düşüncesizce atılan adımlar, yapılan şeyler ya da söylenen sözler geri dönüşü olmayan işler açabilir başımıza.”
Prenses Magna’nın bu sözlerinden sonra hepimiz sustuk. Bu kâbus sona erdiğinde kendimizi sıkı bir sorguya çekmemiz gerekecekti ama önce mahşer kalabalığına sahip bu korkunç arenadan ve kükreyen aslanlardan kurtulmalıydık. Birbirimize bakıp başımızı salladık. Derin bir nefes alıp prensese odaklandık.
Komik eteğiyle yanımızda bekleyen askerin elinden kılıcını alan prenses, önce yerdeki kumu düz bir zemin haline getirdi. Ardından dimdik duruşunu hiç bozmadan kumun üzerine üç tane kapı çizdi ve anlatmaya başladı.
***
O gün okuldan dönerken Gökçe’nin elimize tutuşturduğu uyku planı üzerine konuştuk.
“Bu plan çok saçma görünüyor. Söyler misin eve gider gitmez nasıl uyuyabilirim ki?” diye sordu Aras.
“Bugün biraz zor olacak ama alışacaksın. Gündüz uyuyup gece ödev yapmaya hepimiz alışacağız. Merak etme bu gece uyuyamayınca ertesi gün gündüz uyumak kolay olur. Hem bu nöbet işleri vardiyalı olacak. İki hafta sonra hepimizin vardiyasını değiştireceğim.”
“Aslına bakarsan benim uyku nöbeti de pek parlak görünmüyor. Sabaha karşı üçte uyanmam gerekecek ve o sessizlikte uyumamak için iyi bir neden bulmalıyım kendime.”
“Gladyatörleri ve aslanları düşün, böylece gözünü kırpmak bile istemeyeceksin Baran” diyen Gökçe haklıydı. O arenayı yeniden görmektense sabah birkaç saat erken uyanmayı tercih ederdim.
O gün okuldan dönüş yolu uzadıkça uzadı. Derdimiz öyle çoktu ki konuş konuş bitmedi. Onca dersin, ödevin içinde bir de bu kâbuslarla mücadele etmemiz gerekiyordu.
***
Uyku sersemi yatağımdan kalkıp kapıyı açtım. Elinde üst üste dizilmiş onlarca kitap olan Mülayim Reşat Paşa’yla göz göze geldiğimde kapıyı hemen suratına kapattım. Babaannemin yanına salona koştum ama ortada ne babaannem ne de o geyik desenli hırka vardı.
“Uyanmam lazım” diye diye kendi kendime telkinlerde bulunarak banyoya koştum. Buz gibi suyla yüzümü yıkadım. İlk rüyamızda bizi okulda ziyaret eden Mülayim Reşat Paşa şimdi de evin izini bulup kapıya kadar gelmişti. Ben bunları düşünürken yeniden zil çaldı. Korkudan nefes bile alamıyordum. Biraz kulak veren, kalbimin sesini diğer odalardan duyabilirdi. Derin bir nefes alıp sessizce kapıya doğru yürüdüm.
Basım Yılı : 2026
Sayfa Sayısı : 128
Elma Yayınevi
Reklam değildir. Gönüllü paylaşımdır.
Yorumlar
Yorum Gönder
Fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim.