Ana içeriğe atla

Halide Edib Adıvar - Sinekli Bakkal Kitap Alıntısı

Yüreğinde büyük ve mesut hadiseler bekleyenlerin heyecanı vardı. İstanbul’un hangi yıldızlı yaz gecesi insan gönlüne büyük vak’alar arifesi hissini vermez? Koyu mavi kubbeye yayılan ve yapışan Allah’ın sayısız şem’aları, hangi kimsesize, serseriye dost ışıklarıyla yolunu işaret etmez?

Sinekli Bakkal Sokağı’nın köşesindeki çeşme üstü mor salkım çardağı, mor, müteharrik bir dalga gibi, kuytu gölgelerinde tatlı bir koku var, çeşmenin yalağına damlayan su sesinde, sessizliği derinleştiren bir ahenk var. Oradan hemen İmam’ın evinin kapısı olan sokağa sapabilirlerdi. Fakat Şevket Ağa da, çocuk da Sinekli Bakkal Sokağı’nı baştan başa geçmeyi tercih ettiler.

Uzaklarda tek tük köpek havlıyordu. Fakat sokak tamamen uyuyordu. Şevket Ağa sokağın ortasında birdenbire durdu.
— Şu pencerede acaba neden bu akşam aydınlık var?
Rabia uşağın işaret ettiği pencereye başını kaldırdı.
Kalbi birdenbire çarpmaya başladı. Aydınlık pencere senelerden beri kapalı duran bakkal dükkânının üstünde... Babasının evinin penceresi! Şevket Ağa’nın elini yakaladı, çekti:
— Orada kim var acaba?
— Belki hırsız girmiştir.
— Haydi gidelim bakalım.
— Olamaz.
Çocuğun telaşı Ağa’nın biraz içine dokundu. Paşa’ya on beş senedir hizmet eden bu adam, Sinekli Bakkal’ın iç işlerini ezber bilirdi. Uzaktan saati vuran bekçi sopasını işitince ikisi de kulak kabarttılar, beklediler. Bekçi Ramazan Ağa kaldırımları döve döve yaklaştı:
— Merhaba Şevket Ağa.
— Merhaba, Ramazan Ağa. Şu penceredeki ışığı gördün mü?
— Tevfik’in evi değil mi? Döneli bir hafta oluyor. Ramazan’a galiba dükkânı açacak.
Bekçi çekildi gitti. Fakat çocuğun gözleri pencereye takılmış, kalmıştı.
Kalbi, kökünden taşan bir delilikle gümbür gümbür atıyor, elleri göğsünün üstünde kalbini bastırıyordu.
— Haydi, artık gidelim, Rabia Hanım.
Şevket Ağa âdeta onu elinden tuttu, sürükledi.
— Mutlak Hanımefendi, Paşa Efendi’ye söylemiş, getirtmiş olacak...
Rabia işitmedi. O, yarını, babasını göreceği yarını düşünüyordu. Her şey birdenbire değişmiş, dünya rüyaların en güzeli oluvermişti. Kapısının önünde onu her vakit bekleyen yavrulu, sarı köpek, eteklerini kokladı, dizlerine yumuşak burnunu sürttü. Rabia köpeğin boynuna sarıldı, kuru bir hıçkırıkla, “Sarman, Sarman, babam Tevfik geldi,” diyordu. Kapının ipi içerden açılınca, içeriye daldı. Taşlıkta idare lambasının başında biraz durdu, bekledi. Annesinin, ipi çektikten sonra tekrar uyuyakalması için dua ediyordu.
Rabia zerzevat sepetini sallaya sallaya sabahleyin Sinekli Bakkal Sokağı’na saptı. Bir solukta sokağın ortasına vardı, dükkânın karşısına dikildi. “İstanbul Bakkaliyesi” levhası yenilenmişti ve dükkânın kapısında biri durmuş, başını kaldırmış levhaya bakıyordu. Acayip bir mahlûktu. Bir çocuk gibi, fakat kılığı çocuk değil. Arkasında pembe bir cüppe, başında abanî bir sarık...Arkasında ayak sesi duyunca birdenbire döndü ve Rabia orta yaşlı bir cüce ile burun buruna geldi. Buruşuk yüzünde tabiî komiklerin mahzun gözleri vardı.
— Tevfik, müşteri geldi.
İçeriye seslendi. Uzun boylu bir adam, basık kapıdan geçebilmek için başını eğdi ve o eski sokakta beklemediği sevimli, küçük müşteriyle yüz yüze geldi. Altın gözlerin yeşil mevceleri parıl parıl yanıyor, beyaz örtünün içindeki yüz, Tevfik’in izah edemeyeceği bir heyecanla kıpkırmızı olmuştu. Dükkândan çıkıveren bu adama Rabia derhal ısınmıştı. Sıcak kestane rengi gözlere gözlerini dikmiş, uzun kumral bıyıkların altında gülen ağızla o da beraber gülüyordu.

Yorumlar