Çilem Dilber İki Bıçağı Birbirine
Onu evde bırakıp dışarı çıktım. Hafif serin havada koruya kadar yürüdüm. Tek tük yürüyüş yapan insanlara bakarken her birinin kendine özgü, yazılsa roman olur hikâyeleri olduğunu düşündüm. Bizim payımıza düşene bak. Çam ağacının altında kedilerin yayıldığı banka oturdum. Yanımda iki tekir yayılmış, gölgenin tadını çıkarıyordu. Yelda’yı aradım. Her şeyi anlattım ona. Başından beri olan biten her şeyi. İnsan başkalarına anlatırken yabancılaşıyor yaşadıklarına. Ne hoş his. Yabancılaşınca kurtulamıyorsun tabii. Ancak mesafe koyuyorsun. Aklın kalbinden daha çok çalışmaya başlıyor. Bu da bir şey. Yelda’nın hiçbir şeye şaşırmayacak kadar görmüş geçirmiş olması, bu da ne ki yahu tavrı, sesinden ruhuma aktı. Hiç şaşırmadan, dünyanın en normal olayını anlatıyormuşum gibi dinledi.
En sonunda, “Acele etme Melih,” dedi. “Çiğdem’e zaman tanı.”
“Neyi bekleyeceğim, bilmiyorum ki.”
“Olanları sindirene kadar bekle,” dedi. “Sen başkasın, o başka.”
“Bunu ben de biliyorum Yelda.”
“Biliyorsun ama kendine engel olamıyorsun bazen,” dedi. “O korumacı bir kadın, senin gibi her duruma hemen uyum sağlayamayabilir. Hemen kabul etmesini, işin peşine düşmesini bekleyemezsin.”
Haklı. Çiğdem’i en az benim kadar tanıyor. O kadar çok anlatmışım ki demek.
“Sık sık ara beni, dinlerim,” dedi. “Anlatmak iyi gelir, açılırsın. Kafana çok takma.”
Ne zaman rotamı kaybetsem ona koşuyordum. O da onsuz yürürken tökezlediğimi, sağa sola saptığımı, kontrolden çıktığımı biliyordu.
“Tamam,” dedim, “ararım.”
Zaten senden başka kimim var? Kimsen yok Melih. Yalnızsın. Kucağıma yerleşen miskin tekiri kaldırmaya kıyamadım. O kucağımdan yere atlayana kadar oturdum çamın altında. Başka biriymişim gibi baktım etrafa. Kendimi uzaktan izledim. Kısa saçlı, alnı iki yandan açılmaya başlamış, omuzları dar, bacakları uzun, hantal olmayan ama atletik de görünmeyen bir vücut. Haki tişörtüm, kahve gömleğim, kirli sakalım. Babam gibi yapılı, gözlüklü, her zaman sinekkaydı tıraşlı olmayışımla; kazak altından görünen gömlek yakalarının ciddiyetine sığınmayışımla, ona benzemeyişimle hep gurur duydum. Aynaya baktığımda kendimde en çok annemi gördüm. Fotoğraftaki kadın kime benziyordu Melih? Çiğdem’e.
Güzel’i düşündüm. İskender’in internette gördüğüm fotoğraflarını kadının yanına iliştirdim zihnimde. Onların yanına fotoğraftaki kızı. Üçünün birden pat diye hayatımıza girmiş olmaları mucizevi derecede saçmaydı. O çekmeceyi açarken bunların hiçbiri aklımın ucundan bile geçmemişti. Tüm bunları daha yaşamaya başlar başlamaz yaşanabilir onlarca mümkün olaydan biri sayıp kabul edebilmemiz anlaşılmaz. Her şeyi bu kadar kolay kanıksayabilmek bir tür sersemlik.
Döndüğümde Çiğdem mutfakta ekmek arası peynir hazırlıyordu. Tezgâhın üstü ekmek kırıntıları, elinde ekmek bıçağı. Ağlamaktan gözleri kızarmış, sırtını olduğundan daha dik tutmaya çalışıyor. “Git sarıl Melih,” dedim kendime. Aynı babadan geldiniz, aynı annenin batınında büyüdünüz. Sadece ikiniz bir bütün olmak için yetersiniz. Boş ver babanı. Babanın kızını. Her şeyi. Bir şey tuttu beni. Ne olduğunu bilmediğim ama nasıl olduğunu bildiğim bir şey. Kımıldayamadım. Elinde bıçakla bana döndü.
“Bunları hiç yaşanmamış sayalım,” dedi. Omuz silktim. Benim gibi davranmasını beklemeyeceğiz ya.
“Keşke bir şeyler alsaydın,” dedi sonra. Ekmeğini tabağa koyup oturdu masaya. “Yoğurt, yumurta filan.”
“Aklıma gelmedi, çıkıp alırım birazdan,” dedim. Isıtıcıya su koydum. “Çay içersin, değil mi?”
s.39-41, Budala Kitap
Yorumlar
Yorum Gönder
Fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim.