14 Eylül 2018 Cuma

Jale Demirdöğen - O İyi Mi? / Kitap Alıntısı

Ayrılığı yaşayan her insan büyük bir ustanın yanında, kırıp döken,getirip götüren, işini doğru düzgün yapmadığı için sürekli azar işiten ve her an yalnız bırakılıp kendi haline terk edilmekle tehdit edilen bir çırakla tanışıyor.
Kendisiyle. Ayrılık öyle katı, öyle disiplinli, öyle acımasız bir usta ki, bildiğini sandığın her şeyi ters yüz etmekle başlıyor işe. Çırağına önce emin olduğunu sandığı şeyleri yeniden sorgulatıyor. Mümkün değil dediği şeylerin mümkün olabileceğini ve mümkün olduğundan zerre kuşku duymadığı şeylerin aslında ne kadar imkansız olduğunu gösteriyor. Sanki ilkokulda öğretilen alfabe aslında a harfiyle değil de z harfiyle başlıyormuş. Neredeyse otuzuna gelmişsin ve yeni bir dille düşünmek zorunda kalıyorsun. Konuşmak çok sonra. O öyle kolay değil. Ona daha çok var. Önce düşünce. Tersten kurmaya başlıyorsun düşüncelerinin cümlelerini. Usta, parmağını uzatıyor, yön gösteriyor ve zamanda geri gitmeye başlıyorsun. Senden, ayrılık ayrılık kapını çalamadan önce yaşadığın, tutup yakaladığın, korunaklı bir yere sakladığın tüm özel anılarının üzerinden bir daha geçmeni istiyor. Bunu kanırta kanırta yapıyor. Hatırla bakalım, hatırladığın gibi miymiş, yoksa sende biraz kör müymüşsün? Bunu yaparken öylesine canın yanıyor ki...

İtiraz etsen suratına tokadı yiyorsun. Kulağın çekiliyor. İçin çekiliyor. Acıyorsun. Hem canının şimdiki acına, hem de geçmişte yaşayıp sakladığın, koruduğunun anılardan kiminin yalnızca bir yanılsama olduğunu kavrayışına. Bir çıraksın artık. Adı ayrılık olan ustanın gösterdiği yöntemi kabul etmezsen seni kapının önüne koyuyor ve savruluyorsun. Hayatta kalabilmek, ayağa kalkabilmek için ustaya ihtiyacın var. Bir kaç gün sağda solda sürtüp yine tıpış tıpış gidiyor, kapısında alıyorsun soluğu. Ustanın, katılığının yanında bir parça merhameti olduğunu anlıyorsun şaşırarak. Hatırlatma eylemi sana saklayıp koruduğun, 
paha biçemediğin güzellikteki anıların için yaptırırken, unuttukların, üstünde durmadıkların, geçiştirdiklerin için de yaptırıyor. Parmağın gösterdiği yönü takip ediyor, arıyor, buluyor, onları da hatırlıyorsun. Üzerinde düşünüyorsun ve kaybetme korkun yüzünden halının altına süpürdüklerinle karşılaşıyorsun. O anılar iyi değil ama şimdi sana iyi geliyor. Böyle anlarda ustayla aranda bir yakınlaşma doğuyor. Sonra yine uzaklaşıyorsun çünkü usta katı fakat merhametli oluşunun yanında adil de. O seni adaletle, yalnızca kendi açından düşündüğün ve kendini haklı bulduğun konularda çekip gidenin de bir parça haklı olabileceğini, bu birlikteliği yalnız başına yaşamadığını öğreterek tanıştırıyor. Sinirleniyorsun. Bu sana ağır geliyor. Kızıyorsun ustaya. Kaçıyorsun. Defalarca kaçıyorsun. Ama dedim ya, yine gidiyorsun ona. Yalvardığın bile oluyor. Öğret ve iyileştir. Elimi tut ve beni yerden kaldır. Büyük ironi. Kapını çalmasından en çok korktuğunun kapısını kendi ellerinle çalıyorsun. Çünkü ya acıyla savrulup dağılacak ya da acıyla soğuyup doğrulacaksın.
Başka seçeneğin yok. 

Ustayla bu sevimsiz, çaresiz ve seçeneksiz ilişkiler içine girmeme biraz daha var. Şimdilik elimi Ceren tutuyor ve beni yerden kaldırıyor. Yat şuraya biraz diyor ve sakın içme artık. Ne derse yapıyorum. Robot gibiyim. Kusmuğumun etrafında dönüp dolaşan Hodor'u kucaklayıp onu başka bir odaya sokuyor ve deterjanlı suyla dolu bir kovayla geri dönüyor. Onu yere bırakıyor ve işine başlamadan önce uzanıp müziği kapatıyor. Ne çalıyordu, fark etmiyorum bile. Sanırım kulaklarım, kalbimde duyduğum acı yüzünden artık duymuyor. Cerfen, beş yılımı halının üzerinden temizlerken çok utanıyorum. Kokuyor çünkü. Alkole, haşlanmış patatese, bana isnat edilmiş ihanetin yeni tanıştığım gerçek sahibine, korklığa, tabansızlığa, kaçaklığa bulaşınca, olağanüstü harika sandığım beş yıl, sanki cenazesi kaldırılmamış, çürümüş bir leş. Özür diliyorum. Saçmalama diyor. Gülmeye zorluyor kendini. Mina'yı hatırlatıyor. Bir buçuk yaşındaki yeğenini. Onun sürekli kusan bir bebek olduğunu, kusmuğa alışkın olduğunu söylüyor. Aslında ne diyeceğini bilmiyor, sadece geveliyor. Kusmuk değil Arda'yla olan bu küslük onu daha fazla ilgilendiriyor, biliyorum. Ben özür dilemeye devam ediyorum. Ağlıyorum. Yapma ne olursun diyor. Çok üzgün.Hiçbir şeyi doğru düzgün anlayamadı. Merak da ediyor. Eski sevgili kimdir, nereden çıktı bu kavga, ne oldu,ne bitti, anlayamadı. Bir şey sormuyor. Halıyı siliyor. İşini bitirip yanıma geliyor. Duş al istersen diyorum. Asıl sen al diyor. Hadi kalk, öyle iyi gelir ki. Gelir, deli mi diyorum. Gözleri parlıyor. Gelir tabii! Üzerinden şu kötü enerjiyi, alkol sersemliğini atarsın hiç değilse. Hadi güzelim benim! Sonra da sakin sakin konuşuruz. Ne yapabileceğimize bakarız.

Elimden tutup beni kaldırıyor. Öpecek oluyor, itiyorum. Duştan çıkınca öp diyorum. Kokuyorum. Ben duştayken çay demleyeceğini söylüyor. Bir an, her şey normal gibi görünüyor gözüme. Saçma ama seçkin bir rahatlık. Kız arkadaş, dost sıcaklığı. Yalnız olmamanın, kendinle, beyninle, pişmanlığında, suçluluğunla, öfkenle, uğradığın haksızlıkla, kusursuz kız kardeş Bukra'yla, bir var bir yok anneyle, tabansız sevgili Arda'yal değil de Ceren'le konuşabilecek olmanın ferahlığı. Çocukluk arkadaşıyız biz. Birlikte büyüdük denebilir. Orta okulda tanışıp bir daha ayrılmadık. O üniversitede reklamcılık okudu, bense dil. Farklı yerlerde kendi alanlarımızda kısa süren çalışma denemelerimiz oldu. Sıkıldık. Sonra hevesimizi ve ailelerimizden aldığımız maddi desteği birleştirdik. Bambaşka bir alana yöneldik. Altı yıldır ortağız. Bir kafemiz var. Canla başla çalışıp adını artık iyice duyurduğumuz, gelirini, giderini, düzenini güzelce oturttuğumuz huzurlu bir yer. İş ayırımı yapmadan her şeye koşuyoruz. Her ikimizinde hayatındaki inişler, çıkışlar, endişeler bitti. Hayatımıza Ömer'le Arda'nın girişiyle her şey rayına oturdu. Hayaller kuruldu. Birlikte harika bir dörtlü olundu. Güzel günler yaşandı. Sıkıntılı anlar beraberce atlatıldı. Ceren'le Ömer'de hâlâ sorun yok ama ben Arda'nın dengesiz tavırlarına ve bitmek bilmeyen sorunlarına çare olabilmek için harcadığım ekstra çaba yüzünden yorgun hissettiğim son bir senedir depresyondayım. Yine de ilaçlarla, Ceren'in desteğiyle Arda'ya olan tutkumla, işimizin iyi gidişinin hissettirdiği güçle idare ediyorum. Ediyordum. Ceren ve Ömer nişanlılar. Martta evlenecekler. Bizde Arda'yla.

İşte düşüncelerimi bile yutkunamadığım bir an daha. Hayatıma hoş gelmemiş bir geçmiş zaman kipi daha. Her şey Arda'ya gelince tıkanıyor. Her şey Arda gidince yarım kalıyor. Bütün yollar, bütün sözler, bütün düşünceler, bütün hayali iyilik hali. Bukra haklı. Ben galiba gücünü ve mutluluğunu bir adamın varlığına bağlamış bir bağımlıyım. Elimden fazlası gelmiyor. Ne yapayım? Bence TLC kanalı beni kaçırmasın. Eğer ki keşfedilmezsem fena reyting kaybıyım.
"Biz ayrıldık"

Banyoya gidiyorum. Soyunup kendimi ılık suyun altına bırakıyorum. Suya diyorum ki gürle. Çok ses çıkar. Hıçkırıklarım duyulmasın. Sabahın köründen öğlene kadar Bukra'yı üzdüm. Öğleden bu saate kadar da Ceren'i. Kimseyi üzmeye hakkın yoktu Arda! Bizim buna hakkımız yoktu! Nereden çıktı bu ayrılık? Neden yaptın? Ben sana ne yaptım? Süngerin üzerine duş jelini boşlatıp köpürtüyorum. Sürte sürte siliyorum tenimden, sittin senedir sesini duymadığım, yüzünü bile görmediğim eski sevgilime sarhoş kafayla attığım mesajı. Sözcük sözcük, harf harf siliyorum o cümleyi.
"Sence ben değersiz biri miyim?"
"Değilsin, saçmalama."
Keşke ben değersiz kalsaydım da, sen yanımda olsaydın Arda. İçimde aniden Ludovico Eunaudi'nin "Experience"'ı çalmaya başlıyor. Özgünden senfoniye jet geçiş.

Sanırım kafayı yiyorum.
Ama mademki tek bir hatada basıp gittin, gittiğin yerde kal. Sen de iki yaz önce, sana asılıyor,dikkat et dediğim kızın yanına gidip fotoğraflarını çekmiştin, hatırla! Sonra sohbetler, Facebook'ta eklemeler, telefon numarası alıp vermeler. Haberim yoktu, bana tam iki ay sonra söylemiştin!

Yaylılar...

Hesapta bana söylemeyince için rahat etmemiş. Hesapta kız da fotoğrafçıymış. Sana faydası dokunabilirmiş. Elimin altındaki gülle gibi vazoyu fırlatıp televizyon ekranını parçalamış ama seni tek parça halinde bırakmıştım, hatırla! Benimde içim rahat etmedi ve söyledim! Nasıl aynı şey mi? Elbette aynı şey! İkisi de üçüncü şahıs! İkisi de el! Bizimle ne ilgisi var o insanların! Hayatımızın birer parçası değiller! Ben sana itirafından sonra o kızla yattın mı diye sormadım. Sen bunu sorabildin. Direkt suçladın. Yattınız.

Tuşlular...

Öylece kalakaldım. Ne dediğin hakkında en ufak bir fikrim yoktu! Ne yatmasıydı! Mesajı yazarken oturuyordum ve ilaçlarla birlikte aldığım alkolden bilincim bulanmıştı! Tek bir mesaj ve itiraf! Böyle bir şeyi mi bekliyordun! Defolup gitmek için bir kez olsun karşımda haklı çıkmayı mı bekliyordun! Hatırla! Bana hep haklı olmamdan bıkıp usandığını söylüyordun! Ben mi istemiştim haklı olmayı! Ben sadece mutlu olmayı istedim! Emeğimi doğru insana harcamış olmayı diledim! Annen hasta! Baban kızgın! Arkadaşların hasret içinde! Bodrum huzurlu! Halikarnas'taki sabahların! Bardakçı'daki akşamların! Senin çocukluk yılların! Senin sorumsuzlukların! Yaramazlıkların! Senin bilmem neredeki dayın! Senin eski nişanlın! Ondan sana kalan borçlar! Yatırmayı unuttuğun harçlar! Birbirine uymayan burçlar! Peh! Ev satıldı! Kardeşin küstü. Stüdyo dar! 

Kemanlar, kemanlar, kemanlar...

İstanbul kalabalık! Para bitti! Ev sahibi çıkardı! Yeniden ev bak! Daya döşe! Esila bakar! Esila dayar! Esila döşer! İyiydi o zaman! İyiydim o zaman! Ama Esila da düşer! Elini tutmalısınız Arda Bey! İyi değil! Bu ilaçları sabahları! Bunu da akşamları! Tok karnına! Tabii ki tutarım elini! Onu aç bırakmam! Onu hiç bırakmam! Onu piö bırakmam! Doktor, o iyi mi?

Piyano, piyano, piyano...

Üzmeyin ama! Üzmem! Dengesiz davranabilir, üstüne gitmeyin! Gitmem! Aşkım ben sana zaten borcumu nasıl öderim! Bu bir borç değil Arda! Bu aşk! Borç harç işi miydim ben senin için! Mademki öyleydim, neden alacaklı kaldım!

Mommmmmmmmmy!

Kanada'dan geldi, başka bir deliğe girecek; yorgun arayamaz, çeneni kapa Esila! Bağımlılar gibi davranma! Beni, bizi, herkesi, insanlığı utandırıyorsun! 
Sus artık Bukraaaaaaa!

Ceren paldır küldür banyoya dalıyor. Duşakabinin kanatlarını kırarcasına iki yana açıyor. Hodor da gelmiş. Beni kimse böyle görmesin! Neler oluyor? Yere çökmüşüm. Bilmiyorum. Herhangi bir Xavier Dolan filminin son sahnesiyim. Üzerimden sular seller gibi yazılar akıyor. İlk gösterim. Kimse kalkıp gitmiyor. Herkes koltuğunda mıhlanmış. Ödül alır mıyım? Su tepemde gürlüyor. Ceren elimden süngeri almaya çalışıyor. Vermiyorum, çekiştiriyor. Bırak şunu diye bağırıyor. Beş yıl çabalayıp, sonunda ödül almışım, verir miyim? Aferin bana! Beni kaldırmaya uğraşıyor. Yardım et, diyor. Adım okundu! Herkes görecek! Kalkıyorum! 

Alkışlar, alkışlar, alkışlar...

Şaşkınım. Utanıyorum! Çıplağım! Köpüklüyüm! Islağım! Anlamsızım! Ödülüm, elimde! Bakıyorum ve elimde yalnzca köpüklü bir sünger görüyorum!
Neden geldin?

Çığlık attın, diyor. Çığlık attın, ödüm koptu, kendine bir şey yaptın sandım ki yapmışsın! Aptal mısın? Ne yapmışım? Yürü doktoruna gidiyoruz! Yok, çay içerlim. Hayır, doktor! Hayır çay. İyi değilsin! Peki, o iyi mi? İyi midir sence! Doktora gidiyoruz! Kendi haline bakmıyor da hâlâ onu soruyor, aptal! Çay içersek iyi olurum! Doktora gitmek istemiyorum, lütfen! Of Allah'ım! Çıkıyoruz sırılsıklam! Ceren de ıslak. Ben de. Hodor da. Yatak odasına geçiyoruz. Kurulanıp giyiniyoruz. Pek kendimde değilim. Uzat diyor. Neyi? Çarpacağım bak bir tane diye bağırıyor bu defa. Kendisi yakalıyor. Kolumu istiyormuş. Uzatıyorum. Neden yaptın, diyor. Ben bir şey anlamadım, sadece bir mesaj yazmıştım, diyorum. Merhem var mı diyor, var diyorum. Nerede? Salondaydı. Oralarda bir yerlerde... Koşuyor. İçeriden sesini duyuyorum. 
"Travma bu, merhemle geçecek sanki de."
Bakıyorum. Attığım mesajı süngerle sürte sürte silmeye çabaladığım yer, gün boyu buz torbasıyla morluğunu dağıtmaya çalıştığım kolummuş meğer. Okuyorum. Çıkmamış mesaj. Meğer o mesajı ben, ucu mor bir kalemle yazmışım. Mürekkep damarlarımdan birinin içine zerk edilmiş renkli bir zehir gibi vücuduma, oradan beynime, oradan da hayatıma dağılmış. Yayılmış. Çok yayılmış. Artık yalnız mesajdaki cümle değil, o cümlenin etrafında dönen dünyam bile mor. Çok fazla merhem lazım. Çok fazla buz torbası. Çok buz lazım. Çok suçluluk. Çok soğuk. Üşüyorum. Ceren geliyor. Yine şefkat şefkat yağ. Sarsak mı acaba, diyor. Neyi, diye soruyorum. Ebeni, diyor. Kolumdan bahsettiğini anlıyorum. Ha, diyorum. Yok. Hava almaz o zaman. Açık yara değil bu. Enfeksiyon kapacak hali yok. Sadece mor. Sadece kalbim acıyor. Hangisi daha çabuk geçer diye soruyorum. Açık yaralar mı yoksa kapalı olanlar mı? Siktir olup gitseydi madem buna ne gerek vardı? Hesabını soracağım ona. Bukra'yla olan şey oluyor yine. Çok katmanlı ıslak keklere benzeyen zaman... Ceren'le aynı anı yaşıyoruz ama ben başka bir yerindeyim, o başka bir yerinde. Kendi kendimize konuşuyoruz. Virginia Woolf'un, ölüme giderken kocasına bıraktığı mektuptaki söz düşüyor aklıma. 
"Aramızda saatler vardı."

Her saatin ayrı bir dili vardı diye ekliyorum; yetenekliydim, harcanıp gittim kafe köşelerinde. Herkes ayrı telden çalıyor. Çok sesli korolar gibiyiz. Arda benimle ilgilenmiyor. Ceren Arda'nın yaptığı şeyle ilgileniyor. Ben Arda'nın yapmadığı şeylerle ilgileniyorum. Beni dinlememesiyle mesela... Anlamaya çalışmamasıyla. Sakin olamamasıyla.  Düşünmemesiyle. Sorgulamamasıyla. En kestirme yoldan ayrılık adındaki yokuşa, koşarak, coşarak, kaçarak çıkmasıyla. Benim yokuş korkum var. Onun yoktu. Yokuş yukarı bir yerse eğer, hep etrafından giderim ben. En düzlük yerinden. Yolu uzatıyorsun aşkım. O zaman sen kullan. 

Kendimi kullanılıp atılmış bir mendil gibi...
Yok. Hayır. Galiba artık hiç bir şey hissetmiyorum!

Ceren yaramla ilgileniyor, ben sonramla. Bırak, diyorum. Küs bir çocuk gibi kolumu onun elinden çekiyorum. Bırakıyor. Bir an karşı karşıya, hiçbir şey yapmadan oturuyoruz yatakta. Ben ne yapacağım şimdi diye soruyorum Ceren'e. Önce çay içelim, diyor. Ve doğru düzgün anlat bana! Önce ağlıyorum onun omuzunda. Salona sonra geçiyoruz. Çay içiyoruz. Anlatıyorum. Şaşırmıyor. Böyle olacağı belliydi, diyor. Şaşırıyorum. Herkes biliyor benim bilmediklerimi. Meğer herkes bu sonu görüyormuş. Bunu acıyla kavrıyorum. Kör müydüm? Sağır mıydım? Neydim ben? Aşıktın diyor. Sadece aşıktın. Ama bak hayatım, siz birbirinizden zaten çok farklıydınız. Nasıl farklıydık? Hatırlasana, diyor. Ondan ilk teklifi aldığında bile bizim bir araya gelmemiz zor diye diye dolaşmıştın haftalarca ortada. Bunları hatırladığımı söylüyorum. Ama çok geçmedi mi bunların üzerinden? Arda'yla bizim üzerimizden onca yıl, onca yağmur, onca güneş, onca mevsim, onca düş, onca aşk, onca plan, falan filan geçmedi mi? Yalan da mı geçti yoksa? Biz mutluyduk, diyorum. Mutlu değil miydik, Ceren? Canım, diyor. Bunun cevabı bende değil. Bu soruya yalnız sen cevap verebilirsin.

2 yorum :

  1. Cok dokunakli 😪😪😪

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Derya;
      Kitabın kendisini okurken bayağı gerildim. O erkek karakteri boğmak istedim. Arada kıza da Allah ne verdiyse saymadım değil :)

      Sil