Nikolay Gogol Dikanka Yakınlarında Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları
Aynı şeyi bir kez daha anlatayım size istiyorsunuz ha?
Pekâlâ, paşa gönlünüzü eğlendirelim bakalım. Ah, eski zaman ah! Çok çok eskilerde... Yılı ayı bilinemeyecek kadar eskilerde olmuş şeylerin hikâyelerini dinlerken ne hoş bir sevinç, ne tatlı bir haz doldurur insanın yüreğini! Gelgelelim akrabalarından biri, deden ya da dedenin dedesi olayın içindeyse iş değişir... Çok çile çekmiş Varvara için dua okurken hıçkırık tutsun beni yalan söylüyorsam: Olayları yaşıyor gibi oluyorum anlatırken, dedemin dedesinin ruhuna giriyorum sanki ya da dedemin dedesinin ruhu içime giriyor...
En çok da köyün kızları, oğlanları sıkıştırıyorlar beni. Gördükleri yerde yapışıyorlar yakama: “Foma Grigoryeviç! Foma Grigoryeviç! Hadi korkunç bir masal anlat bize. Ne olur hadi!” Vır, vır, vır... Çeneleri durmuyor... Masalı esirgeyen yok onlardan elbette. Ama sonra yatakta çektikleri... Çok iyi biliyorum, sıtma nöbeti tutmuş gibi zangır zangır titriyor hepsi yorganın altında... Karanlıkta gocuklarını başlarına geçirmeye her an hazırdırlar. Fare bir çömleği tıkırdatacak olsa ya da kendi bilmeden ocak demirine çarpsa ayağını... Aman Tanrım! Yürekleri ağızlarına geliyor! Ama akıllanmıyorlar gene, devrisi gün yakalıyorlar beni, sanki bir şey olmamış, gece hiç korkmamışlar gibi, ille de korkulu masal anlatayım diye sıkıştırmaya başlıyorlar...
Ne anlatayım size canım? Ha deyince gelmiyor ki aklıma... Evet... Cadı karıları rahmetli dedemle nasıl maça kızı oynadılar, onu anlatayım... Ama baştan bir ricam olacak beyler, sözümü kesmeyin lütfen. Yoksa yal gibi tatsız tuzsuz bir şey çıkar ortaya anlattıklarımdan. Sonra şunu da belirteyim, nur içinde yatsın dedem öyle sıradan bir Kazak değildi. Kilise yazısının a’sını da, b’sini de, kısaltma kurallarını da iyi bilirdi. Bayramlarda Apostol’u bir alırdı eline... Şimdiki din adamları hiç kalır yanında... Siz de bilirsiniz, okuma yazma bilenler çok azdı o zamanlar. Bir bölgede çıksa çıksa üç beş kişi çıkardı. Demek, karşılaştığı herkesin dedemi yerlere kadar eğilerek selamlaması boşuna değildi.
Günün birinde Kazakların soylu komutanı herhangi bir konuda çariçeye bir yazı göndermek istemiş. O zamanın alay yazıcısı olan... Hey Tanrım lakabını bile hatırlayamıyorum adamın... Uzun Saç desem değil, Toparlak desem değil, Daltaban desem o da değil... Yalnızca şu kadarını biliyorum, hoş bir lakabı vardı... Her neyse, alay yazıcısı odasına çağırmış işte dedemi. Komutanın emrini bildirmiş: Hazırlanan bir yazıyı çariçeye dedem götürecekti.
Dedem öyle uzun uzadıya hazırlanmayı seven bir insan değildi. Yazıyı kalpağının içine dikti. Atını çıkardı ahırdan, karısını, iki oğlunu (kendi deyimiyle iki domuz yavrusunu, ki biri benim öz babamdır) şap şup öptü... Tozu dumana katıp dörtnala uzaklaştı. Devrisi sabah horoz dördüncü kez ötmemişti ki, dedem Konotop’a girmişti. O günler panayır vardı orada. Sokaklarda iğne atsan yere düşmezdi. Ama dedem kasabaya girdiğinde daha çok erken olduğu için herkes yerlere serilmiş uyuyordu. Serseri takımından, burnu kıpkırmızı bir genç uzanmıştı bir ineğin yanına. Biraz ötede, panayıra çakmaktaşı, boya, mermi, simit satmaya gelmiş bir kadın oturduğu yerde horluyordu. Açık bir arabanın altında bir Çingene yatıyordu. Balık yüklü bir arabada uzun sakallı bir Rus (belinde kuşağı, paltosunun yenleri geniş) ayaklarını yolun ortasına doğru uzatmış yatıyordu... Anlayacağınız, panayırın alışılmış, bilinen her türlü kargaşası vardı burada. Çevreyi iyice gözden geçirmek için oyalanıyordu dedem. Bu arada çadırlarda yavaş yavaş kıpırdanmalar başlamıştı: Yahudi karıları takur tukur yerleştiriyorlardı şişeleri. Şurada burada duman halka halka yükseliyordu, sıcak çörek kokusu yayılıyordu her yana.
s. 103-105, Türkiye İş Bankası Yayınları, Çev. Ergin Altay
Reklam değildir. Gönüllü paylaşımdır.
Yorumlar
Yorum Gönder
Fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim.