Annie Ernaux - Utanç

 

Annie Ernaux - Utanç 

Arşivin merdivenlerinden inerken, buraya 52’nin gazetelerinde sanki o sahneyi bulacağım hissiyle geldiğimi fark ettim. Daha sonra, o olayın arabaların Le Mans pistinde vınlayarak dönüp durdukları sırada yaşandığı aklıma gelince şaşırdım. Bu iki görüntüyü yan yana getirebilmem imkânsızdı. O pazar günü dünyada meydana gelen milyarlarca olaydan hiçbiri, beni hayrete düşürmeden bu sahnenin yanına konamazdı. Gerçek olan sadece oydu.

Paris-Normandie’leri gözden geçirirken aradığımı bulduğum hissiyle not aldığım olayların, filmlerin ve reklamların listesi duruyor önümde. Bu tür belgelerden bir beklentim olamaz. 1952’de otomobil ve buzdolabı sahibi insanların sayısının çok olmadığını, Lux’ün yıldızların sabunu olduğunu tespit etmekten, 1990’ları açıklamak için dondurulmuş gıda, bilgisayar ve mikrodalga fırın sayılarının dökümünü yapmaktan daha ilginç bir yanı yok. Nesnelerin sınıfsal dağılımı var olup olmamalarından daha açıklayıcı. 52’de, birilerinin evinde banyo varken diğerlerinin mutfağında akan suyun olmaması önemliydi, bugün birileri Agnès B.’den giyinirken diğerlerinin Froggy’den giyinmesi önemli. Dönemler arasındaki farklılıklar konusunda gazeteler genel göstergelerden öte bir şey sunmuyor.

Benim için önemli olan, kendimi ve beni çevreleyen dünyayı o zamanlar hangi kelimelerle düşündüğümü yeniden yakalamak. Benim için o zamanlar neyin normal, neyin kabul edilemez, hatta düşünülemez olduğunu dile getirmek. Ama şimdi 95 yılındaki kadın, küçük kasabasından, ailesinden, gittiği özel Katolik okulundan başka bir dünya tanımayan, çok kısıtlı bir kelime dağarcığına ve uçsuz bucaksız bir geleceğe sahip 52 yılındaki kızın yerine kendini koyamıyor. Kendimize ait gerçek hafıza diye bir şey yok.

O zamanki gerçekliğime ulaşmak için elimdeki tek güvenilir yöntem, beni saran ve ben farkına varmadan, çelişkilerini görmeden hayatımı yönlendiren çevreyi (okul, aile, küçük kasaba hayatı) tanımlayan kuralları, ritüelleri, inançları, değer yargılarını araştırmak. Beni ben yapan, kişiliğimi oluşturan farklı dilleri ortaya çıkarmak, dinin kelimelerini, annemle babamın davranışları ve ortamlarını ifade ederken kullandıkları kelimeleri, Le Petit Echo de la mode ve Les Veillées des chaumières’de okuduğum tefrika romanlardaki dili. Bazılarının ağırlığını hâlâ üzerimde hissettiğim bu kelimelerin yardımıyla, haziran ayının bir pazar günü yaşanan o sahneden hareketle, on iki yaşında olduğum ve delireceğimi sandığım dünyanın metnini söküp yeniden bir araya getirmek istiyorum.

Elbette, gerçeği aramak yerine, onu uydurmak anlamına gelen anlatı biçimini tercih etmeyeceğim. Anılardaki görüntüleri sadece ortaya çıkarmak ve yazıya dökmekle de yetinmeyip onları o dünyayı anlamaya ışık tutacak birer belge gibi ele alıp farklı açılardan incelemeliyim. Kısacası, kendimin etnoloğu olmalıyım.

(Bütün bunları burada kayda geçirmek gerekli olmayabilir fakat bu yazının koşullarını net bir şekilde kavrayıp ortaya koymadan gerçek anlamda yazmaya başlayamam.)

Bunu yaparak belki de on iki yaşımda tanık olduğum, kelimelerle ifade edilemez o sahnenin kuralların ve dilin genel bağlamı içinde eriyip kaybolmasını amaçlıyorum. Ya da belki de mesele, bugün okumayı imkânsız bulduğum dua kitabındaki içime işlemiş sözlerin, zihnimde bir tür vudu ayiniyle özdeşleşen ritüelin üflediği o çılgın ve ölümcül şeydir: Alın ve okuyun, bu benim bedenim ve sizin için dökülecek kanımdır.

s. 32-35, Can Yayınları, Çev. Siren İdemen

Reklam değildir. Gönüllü paylaşımdır.

Yorumlar