Herkese Merhaba,
Bu defa bir tiyatro oyunu okudum. Sonrasında bunun radyo tiyatrosu versiyonunu da dinleyince kitap daha da bir yerine oturdu. Kitabı sevdim mi bilemiyorum ama genel konusu, aile bağları, onur, ihanet temaları arasında şekillenir. Catherine beni çok yordu. Saf ama aşırı derece de saf. Yani bir insan nasıl anlamaz diye düşünmeden edemedim.
Arthur Miller Köprüden Görünüş
Arthur Miller’ın Köprüden Görünüş’ü, 1950’lerin Amerika’sında, Brooklyn Köprüsü’nün tam gölgesinde kalmış, yoksul İtalyan işçilerinin yaşadığı Red Hook mahallesinde geçen, eski Yunan trajedilerini çağrıştıran güçlü bir tiyatro eseridir. Oyun, Manhattan’a açılan o görkemli köprünün altında sıkışıp kalmış bir toplumun sessiz yasalarını, bu yasaların dışına çıkan bir adamın yok oluşunu anlatır.
Hikâyenin merkezinde Eddie Carbone adında liman işçisi bir adam vardır. Eddie, karısı Beatrice ve onun yetim yeğeni Catherine ile birlikte mütevazı bir evde yaşar. Catherine küçük yaştan beri onların yanındadır. Eddie onu kendi kızı gibi büyütmüştür ama bu bağ, zamanla fark edilmez bir biçimde başka bir şeye dönüşmüştür. Eddie, Catherine’in yürüyüşüne, giydiği eteğe, ona bakan erkeklere bile tahammül edemez; onun büyümesine, işe başlamasına, hayata atılmasına karşı çıkar. Beatrice ise bu durumu fark etmeye başlamıştır – aralarında aylardır hiçbir şey yoktur, ev sanki durmuştur.
Tam bu sessiz ve gergin ortamda, Beatrice’in İtalya’dan gelen iki kuzeni haber alınmadan ortaya çıkar. Marco ve Rodolpho, kaçak yollarla Amerika’ya ayak basmış, bir süre Eddie’nin evinde saklanacaklardır. Marco ağır, onurlu, her hareketinde bir dağ gibi duran bir adamdır; İtalya’da açlıktan ölmek üzere olan karısı ve çocukları için para kazanmaya gelmiştir. Rodolpho ise bambaşkadır: sarışın, ince yapılı, şarkı söyleyen, dikiş diken, yemek yapan, adeta içinde yaşadığı erkek dünyasına uymayan bir gençtir.
Sorun da tam burada başlar. Catherine ile Rodolpho birbirlerinden etkilenir. Genç kız ilk kez bir erkeğe içten bir ilgi duyar, Rodolpho da onun saflığına ve canlılığına kapılır. Ama Eddie için bu dayanılmaz bir şeydir. Rodolpho’nun “yeterince erkek” olmadığını, bu nedenle Catherine’i gerçekten sevemeyeceğini, aslında onu sadece Amerikan vatandaşı olmak için kullanmak istediğini söyler. Oysa gerçek bambaşkadır: Eddie, Catherine’i kıskanmaktadır – ama bir babadan çok, bir sevgiliden farksız bir kıskançlıkla. Bunu kendine bile itiraf edemez.
Artık eve misafir olarak gelen iki adam, Eddie için birer tehdit haline gelmiştir. Bir gece, sarhoş olduğunda, Catherine’i zorla öper. Sonra, Rodolpho’nun eşcinsel olduğunu “kanıtlamak” için onu da öper. Bu hareket evdeki herkesi dehşete düşürür; artık söylenmeyen her şey yüzeye çıkmıştır. Eddie, kendini tamamen yalnız hissetmeye başlar.
Çaresizlik içinde avukat Alfieri’ye gider. Alfieri, oyun boyunca bir tür koro gibi olayları yorumlayan, mahallenin eski kan davalarını bilen, yasaların sınırlarını iyi çizen biridir. Eddie’ye yapacak tek şey olduğunu söyler: Marco ile Rodolpho’yu ihbar etmek. Eddie önce dehşete kapılır; kendi kanına ihanet edemez. Ama sonra, içinde büyüyen o karanlık öfkeye yenik düşer ve telefonu açar.
İhbarın ardından eve gelen göçmen memurları, Marco ile Rodolpho’yu tutuklar. Ama asıl yıkım, Marco’nun gözlerinin içine bakarak yüzüne tükürmesiyle başlar. “Benim açlıktan ölen çocuklarımı öldürdün,” der Marco sessizce. O an mahallede Eddie’nin adı çirkefliğe karışır; kimse onunla konuşmak istemez, herkes onu dışlar. Eddie bir gecede namını, sırtını dayadığı her şeyi kaybeder.
Kaçınılmaz sona doğru ilerlerken her şey hızlanır. Marco kefaletle serbest kalır ve Eddie’den hesap sormaya yeminlidir. Eddie ise mahalledeki itibarını yeniden kazanmak için onu bir kavgaya zorlar. Ama dövüş sırasında Marco, Eddie’nin elinden kaptığı bıçağı kendi sahibine saplar. Eddie, Beatrice’in kollarında, kanlar içinde yere yığılır. Ölmeden hemen önce gözleri köprüye doğru kayar – o Brooklyn Köprüsü’ne, Manhattan’ın ışıklarına. Belki de orada, hiç varamadığı bir hayali, ulaşamadığı bir dünyayı görür.
Oyunun sonunda Alfieri sahneye çıkıp şöyle der: “Onun yaptığı yanlıştı belki, ama içinde sapkınca saf bir şey vardı.” Ve ekler: “Yarım önlemlerle yetinmek daha iyi.” Çünkü Eddie her şeyi ya tam anlamıyla yaşamış ya da hiç yaşayamamıştır; yasak arzusu uğruna hem kendini hem de sevdiği herkesi yok etmiştir.
Bu trajedi sadece bir kıskançlık hikâyesi değildir. Bir erkeğin kendi arzusunu tanıyamayışının, onur sandığı şey uğruna kendini yok edişinin, toplumun yazısız ama kanlı yasalarının öyküsüdür. Aynı zamanda bir Amerikan Rüyası eleştirisidir: açlıktan kaçıp köprü altında gizlenen iki kardeş, bir babanın bastırılmış tutkuları yüzünden paramparça olur. Ve her şey, adını aldığı o köprünün altında, sessiz bir mahallede, konuşulmayan şeylerin gölgesinde yaşanır.
Yeni yazılarımda görüşünceye dek, kendinize çok iyi bakın. Güzel, mutlu, huzurlu ve sağlıklı bir gün sizlerle olsun. Keyifli Okumalar
Hoşça kalın.
Reklam değildir. Gönüllü paylaşımdır.
Yorumlar
Yorum Gönder
Fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim.