Donna Tartt Saka Kuşu
Her ne kadar korkunç olsa da anlıyorum. Ne istediğimizi ve istemediğimizi seçemeyiz; en katı ve acı gerçek de budur. Bazen istediğimiz şeyin bizi öldüreceğini bilsek de yine de isteriz. Kim olduğumuzdan kaçamayız. (Babamla ilgili söylemek zorunda hissettiğim tek şey: O hiç olmazsa mantıklı olanı -annemi, evrak çantasını, beni- istemeyi denedi, tamamen kafayı sıyırıp bütün bunlardan kaçıp gitmeden önce.) Yanılsamanın ötesinde bir gerçek olduğuna inanmayı her ne kadar istesem de yanılsamanın ardında hiçbir gerçek olmadığına inanmaya başladım. Çünkü bir tarafta “gerçeklik”, diğer tarafta zihnin gerçeklikle çatıştığı nokta varsa, bu ikisinin ortasında bir ara bölge de var; güzelliğin vücut bulduğu, iki farklı zeminin hayatın sunmadıklarını sunmak için birbirine karışıp bulandığı bir yer ve bütün o sanat ve bütün o sihrin var olduğu yer de işte orası. Ve -iddia ediyorum- bütün o sevginin de var olduğu yer orası. Ya da daha doğrusu bu ara bölge, sevgideki temel çelişkiyi göz önüne seriyor. Yakından bakınca: Siyah bir pardösünün üstündeki çilli el, yana yatmış bir origami kurbağası. Biraz uzaklaş ve yanılsama işe hemen el atsın: Hayattan da yüce bir hayat, asla ölmeyen. Sevmek ve sevmemek, var olmak ya da olmamak, bütün bunların arasındaki oyun, Pippa’nın ta kendisi. Duvardaki fotoğraflar, koltuğun altındaki top yapılmış çorap. Saçlarının arasından bir tüy parçasını almak için uzandığım ve bana gülüp dokunuşumdan kaçtığı an. Ve tıpkı müziğin, notalar arasındaki boşluk olması gibi, tıpkı yıldızların, aralarındaki boşluktan ötürü bu kadar güzel olması gibi, tıpkı güneşin yağmur damlalarına belirli bir açıda vurup gökyüzünde bir renk prizması yaratması gibi - benim de var olduğum, varlığımı sürdürmek istediğim ve dürüst olmam gerekirse içinde ölmeyi istediğim yer, tam da bu ara boşluk: Istırabın saf özgünlükle buluştuğu ve görkemli bir şey yarattığı yer. Ve işte bu yüzden bu sayfaları tam da yazdığım gibi yazmayı seçtim. Çünkü ancak bu ara bölgeye, gerçeklik ve gerçekdışılık arasındaki bu çok renkli eşiğe adım attığınızda burada olmaya ve hatta yazmaya katlanılabilir. Bize kendimizle konuşmayı öğreten her neyse önemlidir: Çaresizlikten kendi kendimize şarkılar söylemeyi öğreten de. Ama bu tablo bana zamanın ötesine geçip birbirimizle konuşabileceğimizi de öğretti. Ve sana söylemem gereken çok ciddi ve çok acil bir şey olduğunu hissediyorum var olmayan okuyucum ve bunu sanki aynı odada seninle yan yanaymışız gibi acilen söylemem gerektiği hissine de kapılıyorum: Hayat –daha başka ne olursa olsun- kısa. Kader zalim olabilir ama rastgele değil. Doğa (Ölüm’ü kastediyorum) her zaman kazanır ama bunun ona boyun eğip ayaklarına kapanmamız gerektiği anlamına gelmez. Burada olmaktan ötürü çok mutlu olmasak bile, ne olursa olsun görevimiz kafamızı suya batırmak: Gözlerimizi ve kalplerimizi açık tutarak bu bok çukurunun içinden bata çıka geçmek. Ve ölümümüze kadar geçen sürede, topraktan gelip yine alçakça toprağa karışırken Ölüm’ün dokunamadıklarını sevmek bir şeref ve ayrıcalıktır. Bütün bu zaman yolculuğunda bu tablonun peşinde felaketler ve unutuluş olduğu kadar sevgi de vardı. O ölümsüz olduğu sürece (ki öyle) benim de bu ölümsüzlükte küçük, parlak ve değişmez bir parçam olacak. O var ve var olmaya devam ediyor. Ve ben de kendi sevgimi, güzel şeyleri seven, onları koruyan, ateşe atılmaktan kurtaran, kaybolduklarında arayan, onları kelimenin tam manasıyla elden ele geçirirken zamanın enkazından bir sonraki ve ondan sonraki nesillerde onu sevecek olanlara seslenerek kollamaya ve saklamaya çalışan insanlar tarihine ekliyorum.
Donna Tartt, Saka Kuşu Çev. Merve Sevtap Ilgın, Pegasus Yayınları, s. 862-863
Reklam değildir. Gönüllü paylaşımdır.
Yorumlar
Yorum Gönder
Fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim.