Ana içeriğe atla

Anne Michaels - Tutsak

 

Anne Michaels Tutsak

John, istasyonda Helena’yla bekleyecekti, sabah olmasına daha saatler vardı. 

Helena’nın parıldayan kestane rengi saçları, biçimli yakasıyla tüvit mantosu. Helena zarif, ağırbaşlı, meraklı, nazikti; John ise birine ait olmaktan bihaberdi, onu nasıl bırakabilirdi ki?

“Birine acımak bize onun hayatında söz sahibi olma hakkını vermez,” dedi kadın, “ya da başka bir insana bizim üzerimizde hak tanımaz.”

“Fazla kesin bir yargıya varıyorsun,” dedi John.

“Acımak sevgi değildir.”

Daha önce kim onunla böyle konuşmuştu ki? 

“Peki ya merhamet?” Merhamet de bir yargı, diye düşündü John. Bahşedilen... Yine de bir çeşit yargı. Öyleyse agape* nedir? İyiliğe teslim olmak. 

“Uyuyakalıp ineceğin istasyonu kaçırmayı anlarım ama kim uyuyakalıp kendi istasyonundan önce trenden iner ki?” Helena güldü. Sonra birden, John’un hissettiği şaşkınlık onun yüzünde de belirdi; onu bu ne idüğü belirsiz yere, bu masanın başına, karşı karşıya oturdukları bu âna getiren bir büyüydü sanki. Böylesine küçük bir tesadüf sonucu gelişen olaylar, nasıl oluyordu da başka türlüsü mümkün değilmiş gibi hissettiriyordu? İkisini bu masada, bir son yaz gecesi taşranın ortasında, artık varlığını sürdürmese de hâlâ parlak ve berrak bu eski yıldız haritasının altında bir araya getirmek için kim bilir kaç dönüm noktası gerekmişti. İnanç, kendini kanıtlamak için şüphe mekanizmasını kullanır. Bir zamanlar var olanın kanıtı yokluğudur. Kanıt olmadan anlayabiliriz, diye düşündü John, anlamadan kanıtlayabiliriz. 

O çamur yuvasında saatlerdir kimse tek kelime etmemiş gibiydi. Karanlıkta düşünen birini duyabilir misiniz? Evet. 

“Ayı elimle kapatabilirim,” dedi Gillies. 

Demir Çağı’nda da buraya kar taneleri düştü, diye düşündü John, Tunç Çağı’nda da; bu tarlaya, altında gömülü olanların üstüne –uzaklarda ağaçlar runik bir Snellen tablosunu andırıyordu. Yakında, diye geçirdi içinden, kısacık bir cümleyi bile okuyamaz hâle gelecekti. 

John ile Helena’nın istasyonun yakınında bekledikleri yerde yol tabelası yağmurdan silinmişti. Her bir harf, sanki tek dokunuşla taşı silmek mümkünmüşçesine, hafif bir oyuk hâlinde kalmıştı. Gece ağır ağır, içlerine işleyerek çöküyordu. Denizden gelen nemli sis gibi, bizi sırılsıklam eden aşk gibi. 

Cebine ulaşabildiğinde, kurşun kalemi de hâlâ bitmemişse günlüğüne yazması lazımdı: Yanlış yoldan gidersen buluşma noktasına asla ulaşamazsın.  

s.24-26, Çev.: Dilruba Aydın, Timaş Yayınları

Reklam değildir. Gönüllü paylaşımdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Jennifer Bell - Gizli Görev: Bal Avı

 

Belgin Doruk Kimdir?

 

Fatih Murat Arsal - Büyülü Orman

 

V. M. Giambanco - Bir Kabusun Anatomisi Kitap Tanıtımı

Merhabalar Bugün piyasaya çıkan ve buram buram cinayet ve polisiye kokan bir kitapla geldim. V. M. Giambanco ve Bir Kabusun Anatomisi

Melisa Şentürk - Kullanıcı

 

Sabri Bey Ve Ayla Hanım

  Merhabalar Bir zamanların yani doksanlı yıllarının en sevilen dizisiydi Bizimkiler.

M. Akyüz - Köprü Kralı

 

Ülkü Beşgül Kimdir?

 

Keşfedilen Bloglar 5

Herkese merhaba Ben Hayata Genç Bakış. Annemin bloğunda yazmaya başladığımda blog keşif etkinliği düzenlemiştim.

Kristin Hannah Kimdir?