Vita Yağ Kutuları
O eski Vita yağ kutuları...
Ah, onları düşündükçe içimde derin bir sızı uyanıyor hâlâ. O kırmızı-sarı, zamanla kenarları pas tutmuş, hafifçe yamulmuş teneke kutular... Üzerinde kocaman “Vita” yazısı öyle bir dururdu ki, sanki mutfağın en mütevazı köşesine bile asalet katardı.
O zamanlar hiçbir şey tek kullanımlık değildi. Bir kutu biter bitmez bizim olurdu. Annem önce sıcak suyla, sabunla, ta ki içindeki son yağ damlası da gidene kadar yıkardı. Sonra güneşe koyup kuruturdu. O kutu artık sadece bir teneke değildi; yeni bir hayata adım atmış bir emanetti.
En büyük heyecanımız bahar geldiğinde o kutulara çiçek dikmekti. Bahçeden ya da komşudan aldığımız bir avuç toprağı özenle doldururduk. Kenarına çiviyle birkaç delik açar, altına küçük bir taş koyardık ki su birikmesin. İçine önce fesleğen, nane, reyhan fideleri koyardık; yazın mutfağa yayılan o mis gibi koku hâlâ burnumda. Bazen de annemin sardunya veya hercai menekşe fidesini. Kutuyu balkonun demirine ip bağlayıp asardık ya da kapının iki yanına simetrik dizerdik. Yağmur yağdığında tenekeden süzülen suyun tıkırtısı, ıslanan toprağın o bereketli kokusuyla karışır, akşamüzeri mutfaktan gelen yemek kokularıyla bütünleşirdi. O kutunun içinden çıkan minik yeşil filizleri izlerken, sanki hayata yeniden tanık oluyorduk.
Sadece çiçek de değildi. O kutular bizim her şeyimizdi. Kardeşimle tekerleğini kapaklarından yaptığımız, iplerle çektiğimiz teneke arabalar yapardık. Kızlar bez bebeklerine o kutulardan beşik kurar, eski bez parçalarıyla süslerdi. Babam arabanın yağını değiştirirken yanına bir Vita kutusu koyar, somunları, vidaları, contaları içine atardı. Annemin dikiş kutusunda ise o tenekelerin içinde düğmeler, toplu iğneler, fermuar parçaları dururdu. Her biri bir hikâye taşırdı: “Bu düğme senin ilkokul önlüğünden kaldı” derdi annem. Domates, biber, karanfil tohumları ise kağıda sarılıp isimleri yazılmış halde o kutuların içinde beklerdi gelecek baharı.
O kutular bizim yoksulluğumuzun değil, tam tersine, azla yetinme ve israf etmeme sanatımızın sembolüydü. Bir şeyi son damlasına, son parçasına kadar kullanmak, ona yeni bir görev vermek, değerini bilmek... İşte bu, o neslin en büyük inceliğiydi. Hiçbir şey çöpe gitmezdi. Her şeyin bir ömrü, her şeyin ikinci bir şansı vardı.
Şimdi etrafa baktığımda içim acıyor. Her şey parlak plastik, her şey şık ambalajlı, her şey bir kez kullanılıp atılıyor. Çiçekler hazır saksılarda, tohumlar renkli poşetlerde, düğmeler minik şeffaf kutularda... O ağır, tok, pas kokulu teneke hissi yok artık. O “biriktirme”, “değer verme”, “yarına hazırlama” duygusu kayboldu.
Keşke bir tane daha Vita kutusu olsa elimde. Keşke annem yine “Kızım şunu bir güzel yıka” dese. Keşke o paslı kenarına parmaklarımı dokundurup, o eski metal ve yağ karışımı kokuyu içime çekebilsem. Keşke balkonda o kutuların içinde büyüyen fesleğenleri sularken, zamanın yavaş aktığı o çocukluk günlerine dönebilsem.
O kutular hiçbir zaman gerçekten boş değildi. İçlerinde umut vardı, bereket vardı, sabır vardı, sevgi vardı. Bir avuç toprak, birkaç tohum, eski bir teneke ve tertemiz bir çocuk kalbi... Daha ne isterdik ki?
İşte bu yüzden antikacılarda gördüğümde bile almaya kıyamadığım o Vita kutuları, aslında bir devrin ruhuydu. Ve o ruh, maalesef bir daha kolay kolay gelmeyecek.
Yorumlar
Yorum Gönder
Fikirlerinizi paylaşırsanız sevinirim.