Ana içeriğe atla

Richard Yates - Yalnızlığın On Bir Hâli Kitap Alıntısı

Adı polis kayıtlarına ve gazetelere geçene kadar John Fallon bir hiçti. Büyük bir sigorta şirketinde muhasebeci olarak çalışıyordu.
Görev aşkıyla asılmış bir yüzle beyaz gömleğinin kollarını sıvar, bir kolunda bileğini sımsıkı saran altın saati, diğerinde cesur ve tasasız yılların bir anısı olarak sallanan asker künyesiyle dosya dolapları arasında hantalca dolaşırdı. Yirmi dokuz yaşında, iri yarı, dikkatle taranmış kahverengi saçları olan, açık tenli ve ciddi yüzlü bir adamdı. Şaşırdığı bir şey karşısında gözlerini büyüterek açmadığı ya da tehditkâr bir ifadeyle kısmadığı zamanlarda yumuşak bakışları vardı. Dışarı çıkarken parlak mavi renkte, dar omuzlu, alttan düğmeli, kaliteli takım elbiseler giyer, çelik topuklu pabuçlarını tıkırdatarak sert adımlarla yürürdü. Queens'te Sunnyside'da oturuyordu; Rose adında, sinüzit baş ağrıları çeken, çocuk sahibi olamayan ve sakız çiğnemeye bir ân bile ara vermeden daktiloda dakikada seksen yedi kelime yazarak kocasından daha çok para kazanan, çok zayıf bir kızla on yıldır evliydi. 

Fallon ailesi, pazar gününden perşembeye kadar haftanın beş gününü akşamları evlerinde iskambil oynayarak ya da televizyon seyrederek geçirirlerdi, kadın bazen yatmadan önce hafif yollu atıştırmak için kocasını sandviç ve patates salatası almaya dışarı yollardı. Cuma, haftalık mesainin sonu ve televizyonda boks gecesi olduğu için Fallon da erkek arkadaşlarıyla Queens Caddesi'nin hemen ilerisindeki Island Bar and Grill adlı bara giderdi. Gelenler arasında tercihten ziyade alışkanlığa dayanan bir arkadaşlık söz konusuydu; bu yüzden olsa gerek, ilk yarım saati diğerlerine hava atarak, birbirlerini aşağılayarak ve yeni gelenlerle alay ederek ("Aman tanrım, bakın kim geldi!") geçirirlerdi. Maçlar sona erdiğinde, anlatılan fıkralarla ve içilen içkilerle eğlence doruğa çıkar, gece genellikle iki üç civarında sona erer, herkes şarkılar eşliğinde yalpalayarak evine dönerdi. Fallon, sabah uykusunun ardından öğle saatlerini ev işlerine yardım ederek geçirirdi. Cumartesi gününün diğer kısmını karısını eğlendirmeye ayırmıştı: Yakınlardaki sinemalardan birinde film seyreder, sonra da dondurmacıya giderlerdi, genellikle de saat on iki civarında yatmış olurlardı. Oturma odasında gazete hışırtılarıyla geçirilen uyuşuk pazar gününün ardından yeni hafta başlardı.

Başlarına gelenler asla yaşanmayacaktı belki de, eğer karısı, tam da o cuma, her zamanki programını değiştirmesi için ısrar etmiş olmasaydı: o gece Gregory Peck'in oynadığı bir filmin son gösterimi vardı ve karısı, bir kereliğine kupa maçını seyretmezse hiçbir şey olmayacağını söylemişti. Karısı bunu o cuma sabahı söyledi ve bu sözler gün boyu karşılaşacağı tersliklerin ilki oldu.

Yorumlar

  1. Tam yerinde bitti alıntı 😀

    YanıtlaSil
  2. Güzelmiş ve merak uyandırıcı 😀

    YanıtlaSil
  3. Tam da okurken oldu mu bitirmek...Kütüphanede varsa okuma listeme ekleyeyim ben bunu. Son yıllarda kitap almayı bıraktım hep kütüphaneye takılıyorum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. saadet uslu;
      benim yaptığımda olmadı demi ama :)
      kütüphane candır can :)

      Sil
  4. Sürükleyici, bir o kadar da heyecanlı bir tanıtım olmuş. Kitabın ismini not alayım. Teşekkürler! :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Tuğçe;
      Oku bakalım. Yorumlarını bekliyorum canım.

      Sil

Yorum Gönder