20 Temmuz 2018 Cuma

Stefan Zweig - Geçmişe Yolculuk Kitap Alıntısı

Cadde sıcak ve insanlarla dolu halde bekliyordu, geçit resminden dolayı insanlar hâlâ akın akın yollarda oldukları için huzursuz bir hareketlilik hakimdi. Böylece kadınla adam daha sakin olan yan sokaklara, on yıl önce yaptıkları bir pazar gezmesinde yürüdükleri, şatoya çıkan o ormanlık yola saptılar.
Adam gayri ihtiyari, "Hatırlıyor musun, bir pazar günüydü," dedi yüksek sesle; belli ki aynı düşüncelere dalmış olan kadın, "Seninle yaşadığım hiçbir şeyi unutmadım," diye usulca yanıt verdi. "Otto, okul arkadaşı ile yürüyordu, önden deli gibi koşturuyorlardı, ormanda az kalsın kaybedecektik onları. Geri dönmesi için ben arkasından seslenip durmuştum, aslında istemeden yapmıştım bunu, çünkü seninle yalnız kalmak için can atıyordum. Ama o günlerde birbirimize yabancıydık henüz."

"Bugün de," diye şaka yapmaya çalıştı adam. Ama kadın sesini çıkarmadı. Bunu söylemem gerekirdi, diye düşündü adam sıkıntıyla: İkide bir o günlerle bugünü karşılaştırmak için beni dürten şey nedir böyle? Ona bugünden söz etmeyi neden başaramıyorum? O günler ve geçmiş zorla aramıza giriyor.

Konuşmadan yamacı tırmandılar. Binaların solgun ışıkları aşağıda görülmeye başlamıştı bile; akşamın inmeye başladığı vadide kıvrılarak akan nehir gitgide daha çok ışıldıyor, hışırdayan ağaçlar karanlık yaparak üzerlerine doğru eğiliyordu. Karşıdan gelen yoktu, önlerinde sadece kendi gölgeleri sessizce ilerliyordu. Bir sokak lambası ne zaman üzerlerine çapraz olarak vursa, gölgeleri sarılırmış gibi iç içe geçip eriyor, yayılıyor, kavuşuyor, iki beden yekvücut oluyor, sonra yeniden kucaklaşmak üzere ayrılıyordu; oysa o sırada onlar yüzleri solgun, soluk soluğa yürüyorlardı. Bu garip oyunu, ruhları olmayan bu karaltıların kaçmalarını, tutmalarını, yeniden kucaklaşmalarını büyülenmiş gibi izliyordu adam; onların yansımalarından başka bir şey olmayan bu gölge bedenlerin, bu cansız endamlarım kaçışlarına ve birbirine dolanmalarına hastalıklı bir merakla bakarken, akıp kaybolan simsiyah resmin etkisine kapılıp yanında yürüyen canlıyı neredeyse unutmuştu. Tam olarak bir şey düşünmese de bu ürkek oyunun ona bir şeyi, içindeki kuyunun derinlerinde yatan ve şimdi huzursuzca kabaran bir şeyi anımsattığına dair bunaltıcı bir his vardı içinde; sanki anımsamanın yarattığı bakraç, tehdit edercesine usulca yaklaşıp huzursuzluk veriyordu. Neydi bu acaba? Adam, uyuyan ormandaki bu gölge oyununun ona neyi anımsattığını bulabilmek için bütün duyularını zorladı: Bazı sözler olmalıydı, bir olay, bir yaşantı; duyduğu, hissettiği bir şey, bir melodiye bürünmüş, çok derinlerde yatan, uzun yıllar dokunmadığı bir şey.

Ve bilinmezlik ansızın dağıldı, unutmanın karanlığında ışıltılı bir aralık belirdi: Sözleri bunlar, bir akşam kadının ona odada okuduğu bir şiirdi. Bir şiirdi, evet, Fransızcaydı, adam sözcükleri anımsıyordu, kavurucu bir rüzgârın sürükleyip getirmesi gibi bir anda dudaklarındaydılar ve yabancı bir şiire ait unutulmuş bu dizeleri on yıl öteden kadının sesinden duyuyordu:


Dans le vieux parc solitaire et glacé
Deux spectres cherchent le passé

Bu dizeler belleğinde canlanır canlanmaz buna sihirli bir hızla bütün bir fotoğraf ekleniverdi: Altın sarısı lambanın loş salonda ateş gibi yandığı bir akşam, kadın ona Verlaine'in şiirini okumuştu. Kadının o günkü oturuşu gözümün önünde canlandı; lambanın gölgesinde karanlıkta kalmıştı, hem yakın hem uzaktı, sevdiği ve ulaşamadığı kadın; yüreğinin o gün heyecandan nasıl çarptığını bir anda hissetti, kadının mısralarının ahenkli dalgasında titreşen sesi çalındı kulağına, şiirde -yalnızca şiirde bile olsa- "özlem" ve -başka dilde ve başkaları için söylenmiş bile olsa- "aşk" deyişini duydu, o sesten, onun sesinden bunları duymak sarhoş ediciydi. Bu şiiri yıllardır nasıl unutmuştu, evde yalnız kaldıkları ve yalnız olmaktan akılları karışınca tehlikeli konuşmalardan kaçıp kitapların tehlikesiz dünyasına sığındıkları; bazen derin duyguların açık itirafının çalılıklarda yanan ışık gibi sözlerin ve melodilerin ardında birdenbire parladığı, çılgınca ışıldadığı, itirafın kendi var olmasa da mutluluk verdiği o akşamı nasıl unutmuştu? Bunca zamandır nasıl unutabilmişti? Peki bu kayıp şiir aklına nasıl bir anda gelivermişti? Dizileri gayriihtiyari içinden okuyup tercüme etti:

Issız eski parkta karlar içinde
Arıyor geçmişi iki gölge

Bunları kendine söyler söylemez anlamıştı, ağır ve ışıltılı anahtar elindeydi, uykuya dalmış derin kuyulardan alabildiğine parlak, alabildiğine keskin bir şekilde bir anda çıkagelen bağlantıyı anımsamayla birlikte kurmuştu: Yoldaki gölgeler yapmıştı bunu, kendi sözcüklerine dokunup onları uyandırmışlardı, evet ama bundan da fazlası olmuştu. Ve adam bir ürpertiyle gerçekleşen kavrayışının anlamını, sözcüklerin gerçeği söyleyen anlamını ansızın hissetti: Geçmişlerini arayan, artık gerçekte var olmayan geçmişe boğuk sorular yönelten bu gölgeler onların kendisi değil miydi? Gölgeler, canlanmak isteyen ama bunu artık başaramayan gölgeler... Ne kadın eski kadındı ne de adam eski adam... Ama tıpkı ayaklarının dibindeki bu kara hayaletler gibi kendilerini bulmak için boş yere didiniyor, cansız ve güçsüz çabalarla kendilerinden kaçıp, kendilerini yakalamaya çalışıyorlardı.

Bilinçsizce iç geçirmiş olmalıydı ki kadın hemen ona doğru döndü: "Neyin var, Ludwig? Ne düşünüyorsun?" Ama adam geçiştirmekle yetinip, "Hiç! Hiç!" dedi. 

İçinin daha derinlerine kulak verip geçmişe döndü; acaba o ses, anımsayarak gerçekleri söyleyen o ses ona dönüp, geçmişle birlikte bugünün üzerindeki örtüyü de kaldıracak mıydı?

2 yorum :

  1. bunu daha okumadım okucam :) alıntı mı kitaptaan :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet kitaptan alıntı m:) Zaten kısacık bir kitap :)

      Sil