Ana içeriğe atla

Sezgin Kaymaz - Kün

 

Herkese Merhaba,

Sezgin Kaymaz kitapları uzun zamandır listemde olmasına rağmen, bir türlü okumak nasip olmamıştı. Kitap kulübünün Haziran ayı kitaplarından olunca fırsat bu fırsat hemen bir solukta okuyup bitirdim. Kitabı çok sevdiğimi söylemem gerek. Nasıl olacak, nereye varacak derken, anlatılan hikayeler bambaşka bir sona ulaştı. Açıkçası fantastik olmasının yanı sıra, insana çok şey kattığını da düşündüğüm bir kitap Kün. Okumayanlar mutlaka okumalı. 

Sezgin Kaymaz Kün

Kün: Sezgin Kaymaz’ın Büyülü Gerçekçilikle Örülü Taşra Destanı

Sezgin Kaymaz’ın Kün romanı, ilk bakışta sıradan bir Anadolu hikâyesi gibi görünse de derinlerine indikçe okuru fantastik ögeler, kara mizah ve varoluşsal sorgulamalarla buluşturan, tür olarak sınıflandırılması güç bir başyapıttır. Yayınevinin de tanıttığı gibi, “neleri neleri olduran bir roman”dır. 2013 yılında İletişim Yayınları tarafından ilk kez basılan eser, 2026 itibarıyla dokuzuncu baskısını yapmış, 479 sayfalık hacmiyle de okuruna zengin bir dünya sunmaktadır. Bu yazıda, romanın isminin anlam katmanlarından başlayarak, konusunu, karakterlerini ve temel özelliklerini tüm detaylarıyla ele alacağım.

İsmin Gizemi: Kün Ne Demek?

Romanın ismi, anlam katmanlarıyla doğrudan hikâyenin ruhuna işaret eder. Arapçada “Kün”, “Ol!” anlamına gelir ve yaratılış emrini çağrıştırır. Bu kelime, Kur’an-ı Kerim’de “Bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman ona sadece ‘Ol!’ deriz ve o hemen oluverir” ayetinde karşımıza çıkar. Eski Türkçede ise “kün”, “gün”, “güneş” veya “halk, el alem” (yakın çevre) demektir. Sezgin Kaymaz, bu iki anlamı ustaca harmanlayarak hem evrenin yaratılışına (“ol”) hem de taşranın sıradan insanlarına (“halk”) dair bir hikâye anlatır. Dolayısıyla romanın adı, başlı başına bir program sunar: yaratılışın kutsal emri ile Anadolu insanının gündelik hayatı iç içe geçecektir.

Romanın iki ana coğrafyası ve birbiriyle kesişen hikâyeleri vardır. Hikâye, 1950’li ve 1960’lı yılların taşrasında, Konya ve Ankara’nın varoşları olan Mamak, Yeşilbayır gibi yerlerde geçer. Bu mekân seçimi tesadüf değildir; yazar, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren yaşanan iç göçün, gecekondulaşmanın ve toplumsal dönüşümün izlerini en çarpıcı biçimde bu coğrafyalarda bulur.

Ankara hattındaki ana çatışma şöyle gelişir: Ankara’nın bir kenar mahallesi olan Yeşilbayır’ın hırslı muhtarı Naci Kalaycı, mahalleyi “imara açmak” için mezarlığı buldozerle dümdüz etmeye karar verir. Bu saygısızlık, ölüleri huzursuz eder. Mezarlarından kovulan ölüler, bir tür “araf”ta sıkışıp kalır ve “bir kere daha ölmeye” başlarlar. Ölülerin bu ikinci ölümü, romanın en çarpıcı imgelerinden birini oluşturur: Ölüler, aslında diri olanlardan daha fazla acı çeker, daha fazla varoluşsal sancı yaşarlar. Onlar, artık ne tamamen ölüdür ne de tamamen diridir; arafta kalmış ruhlardır.

Konya hattındaki ikinci ana hikâye ise bambaşka bir atmosfere sahiptir. Konya’nın Karaaslanlı köyünde, küçücük bir çocuk olan Ömer vardır. Ömer, garip bir şekilde sürekli dayak yiyen, talihsiz bir çocuktur. Ancak onun bu dayakları sıradan değildir; yediği her darbe, onu doğaüstü bir güce ve olgunluğa biraz daha yaklaştırmaktadır. Bu dayaklar birer arınma ayini gibidir. Ömer her vuruşta bir kat daha olgunlaşır, bir kat daha güçlenir. O, adeta bir “erdemli çocuk” archetype’inin taşra versiyonudur; ama bu erdem, ezilmişlikten doğar, teslimiyetten değil.

Bu iki ayrı dünya (hırsız muhtar yüzünden azgınlaşan ölüler ve dayak yiyerek büyüyen mucizevi çocuk), bir dizi tesadüf ve kader dokumasıyla birbirine bağlanır. Ömer’in yolu, sonunda Ankara’ya, ateist ama erdemli bir gönül adamı olan Hüdai Ağa ve Konya ağzıyla konuşan köpek Çeto ile kesişir. Hüdai Ağa, inançsız bir adam olmasına rağmen, çevresindeki herkesten daha ahlaklı, daha erdemli ve daha fedakardır. O, romanın ahlaki merkezini oluşturur. Çeto ise, bir köpeğin ağzından okura hem kahkaha hem de hüzün yaşatan, romanın en sevilen karakterlerinden biridir. Ömer, bu ikilinin yardımıyla, ölülerin huzurunu kaçıran bu laneti kaldırabilecek tek kişi olarak ortaya çıkar.

Romandaki karakterler, tiplemelerin ötesine geçerek hikâyenin felsefesini taşırlar. Çeto, yani köpek, romanın belki de en ikonik karakteridir. Konya şivesiyle konuşan, yemek kabını kıskanan, lafını esirgemeyen bu dev köpek, hem kahkaha attırır hem de olayların çözülmesinde kilit rol oynar. Çeto’nun konuşması, fantastik ögenin en saf halidir; ama bu fantastik öge, öylesine doğal bir dille sunulur ki, okur hiç yadırgamaz. Çeto, sadakatin, yoldaşlığın ve taşra bilgeliğinin simgesidir.

Ömer, hikâyenin gizemli merkezindeki çocuktur. Maruz kaldığı şiddetle sembolik bir arınma sürecinden geçen Ömer, masumiyet ile kudret arasında salınır. Onun hikâyesi, neredeyse mitolojik bir kahramanın yolculuğunu andırır: acıyla yoğrulur, sınanır, sonunda kutsal bir görevi üstlenir. Ama tüm bunlar olurken Ömer, asla “olağanüstü bir çocuk” havasına bürünmez; o, son derece sıradan, son derece kırılgan bir çocuktur.

Hüdai Ağa, romanın belki de en karmaşık karakteridir. Ateist ama son derece ahlaklı, bilge bir adamdır. Romanda imam ile ateistin karşı karşıya geldiği sahnelerde, asıl erdemin inançtan değil, yürekten geldiğini gösterir. Hüdai Ağa’nın Muzaffer Hoca ile diyalogları, inanç ve şüphe üzerine derin bir tartışma sunar. Bu diyaloglar sırasında yazar, ne inanana ne de inançsıza taraf olur; her iki tarafın da haklı ve haksız yanlarını gösterir. Romanın en büyük başarılarından biri de budur: kolay cevaplardan kaçınmak.

Muhtar Naci Kalaycı ise hırsının kurbanı olmuş, gözü kara bir tiptir. Onun şahsında, rant uğruna kutsal olanı hiçe sayan modern taşralı tipi eleştirilir. Naci Kalaycı, aslında bir “canavar” değildir; o, sadece çok hırslı, çok hesapçı ve çok duyarsız bir adamdır. Ama bu duyarsızlığı, koca bir mahallenin, hatta ölülerin dünyasının altüst olmasına yol açar.

Muzaffer Hoca ise iyi niyetli ama döneminin katı kalıpları içinde sıkışmış bir imamdır. O, inancıyla barışık, samimi bir din adamıdır; ama bazı konulardaki katılığı, onu zaman zaman komik durumlara düşürür. Hüdai Ağa ile Muzaffer Hoca arasındaki dostluk ve tartışmalar, romanın en zengin felsefi katmanlarını oluşturur.

Tür ve anlatım bakımından Kün, büyülü gerçekçilik ile kara mizahı harmanlar. Sezgin Kaymaz, fantastik edebiyatın en özgür tür olduğunu düşündüğünü söyler ve bu romanda aklın, mantığın ve gerçeğin sınırlarını zorlar. Ancak bu fantastik ögeler asla “kaçış” amacı taşımaz; tam tersine, gerçekliğin ta kendisini, ama çarpıtılmış, abartılmış, tersyüz edilmiş bir biçimde yansıtır. Romanın dünyasında konuşan köpekler, azgın ölüler, mucizevi çocuklar vardır; ama bu dünya, okura kendi dünyasını daha iyi anlama imkânı sunar.

Mizah ve dil, romanın en güçlü yanlarından biridir. Yazar, Orta Anadolu ağzını, özellikle de Konya şivesini öylesine ustalıkla kullanır ki, karakterlerin konuşmaları adeta canlanır. En ciddi konular, ölüm, tanrı, kader tartışılırken bile okuru kahkahaya boğan bir mizah anlayışı vardır. Bu mizah, asla ucuz değildir; her gülümseme, bir düşünmeyi, bir sorgulamayı beraberinde getirir. Örneğin Çeto’nun, bir köpeğin ağzından en derin felsefi sorunları tartışması, okura hem güldürür hem de bu sorunların aslında ne kadar “insani” olduğunu hatırlatır.

Felsefi ve dini sorgulamalar, romanın belkemiğini oluşturur. Kün, bir taşra romanı olmanın çok ötesine geçer. Ölümden sonraki hayat, kader, iyilik-kötülük, mucize ve inanç gibi kadim konuları sorgular. Yazar, dini asla kötülemeden, inananları ve inançsızları aynı eleştirel gözle izler ve okuru kolay cevaplardan uzaklaşmaya davet eder. Romanda ne bir “imanlılar iyidir, imansızlar kötüdür” şablonu vardır, ne de tersi. Hüdai Ağa bir ateisttir ama erdemlidir; bazı imanlı karakterler ise oldukça kusurludur. Yazar, okuru kendi sonuçlarını çıkarmaya bırakır.

Kurgu bakımından roman, birbirinden uzak gibi görünen karakterleri ve olayları ustalıkla birbirine bağlar. En uç noktalar birbiriyle ilişkilenir. Bu bağlamda, romanda karşımıza çıkan “saldırgan spermler”den tutun da “uçan ölülere” kadar her şey, hikâyenin büyük resminin bir parçasıdır. Sezgin Kaymaz, adeta bir orkestra şefi gibi, onlarca karakteri, yan hikâyeyi, anekdotu bir araya getirir ve hepsini büyük finale doğru yönlendirir. Roman “son otuz sayfasında salya sümük ağlatan” güçlü bir finale sahiptir. Bu final, ne melodramatiktir ne de yapmacık; tersine, yazarın başından beri kurduğu tüm temaların, tüm imgelerin doğal bir sonucu olarak gelir.

Eğer sıradan bir taşra hikâyesi bekliyorsanız, Kün sizi yanıltacaktır. Konuşan köpekleri, yürüyen ölüleri ve derin felsefi tartışmalarıyla Sezgin Kaymaz, okura hem eğlenceli hem de düşündürücü bir yolculuk vaat ediyor. Bu roman, okunduktan sonra kolay kolay unutulmayacak, karakterleri zihninizin bir köşesine yerleşecek türden bir eserdir. Kün, aslında hepimizin içinde taşıdığı o “taşralı” ruhu, o “arada kalmışlık” halini, o “bir kere daha ölme” korkusunu anlatır. Ve belki de en önemlisi, Kün şu soruyu sorar: Bir mezarlığı buldozerle dümdüz etmekle, bir insanın ruhunu dümdüz etmek arasında ne fark vardır? Bu sorunun cevabını, Sezgin Kaymaz’ın büyülü dünyasında bulmak mümkündür.

Yeni yazılarımda görüşünceye dek, kendinize çok iyi bakın. Güzel, mutlu, huzurlu ve sağlıklı bir gün sizlerle olsun. Keyifli okumalar.

Hoşça kalın.

Reklam değildir. Gönüllü paylaşımdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

M. Akyüz - Köprü Kralı

 

Ülkü Beşgül Kimdir?

 

Çilem Dilber - İki Bıçağı Birbirine

 

Nalan Kimdir?

 

Borsada Dük Nedir?

 

Serhat Peker - Veda

 

Erol Köker Kimdir?

 

Aslı Genç Gürışık - Deli Mavi

Merhabalar Aslı Genç Gürışık'ın kalemiyle  Beni Sevdiğin Kadar  kitabıyla tanışmış ve kalemini çok beğenmiştim.

Sezin Karameşe - Kusursuz Yabancı

 

Merve İdiz - Akide'nin İstanbul Maceraları