Ana içeriğe atla

Kararsızlık

 

Kararsızlık

Karar verememek, çoğu zaman yüzeyde basit bir “kararsızlık” hali gibi görünse de, psikolojik derinlikte çok daha karmaşık ve ağır bir sürece işaret eder: yas süreci. Çünkü her seçim, yalnızca bir yolu, bir nesneyi veya bir kimliği seçmek değildir; aynı zamanda seçilmeyen tüm diğer ihtimallerden, olasılıklardan ve en önemlisi o ihtimallerin içinde var olabilecek olan benliklerden vazgeçmektir. Bu vazgeçiş, kaçınılmaz olarak sembolik bir kayıp yaratır. Eğer özne bu kayıpla, yani kaybettiği olası benlikleriyle temas etmekte, onların yasını tutmakta zorlanıyorsa, karar verme eylemi de askıya alınır. Böylece kişi, farkında olmadan, henüz tam anlamıyla ölmemiş, rafa kaldırılmış olasılıkların hayaletleriyle birlikte yaşamayı tercih eder. Bu hayaletler, zihnin bir köşesinde bekleyerek güvenli bir belirsizlik sunar, ancak aynı zamanda canlılığın önünde bir engel oluşturur.

Burada iki temel içsel çatışma dikkat çeker. İlki, omnipotent, yani her şeyi mümkün kılan bir fantezinin korunmasına duyulan ihtiyaçtır. “Henüz seçmediğim için her şey olabilirim” yanılsaması, benliğin sınırsızlık hissini muhafaza eder. İkincisi ise eksiklikle yüzleşme korkusudur. Seçim yapmak, kaçınılmaz olarak “ben her şey olabilirim” yanılsamasını kırar ve özneyi sınırlı, eksik ve belirli bir konuma yerleştirir. Bir role, bir yola veya bir kimliğe karar vermek, diğer tüm potansiyellerin fiilen ölmesi anlamına gelir. Bu durum, narsisistik açıdan derin bir yaralanma yaratır. Bu perspektiften bakıldığında, karar felci yalnızca bir erteleme alışkanlığı ya da zaman yönetimi sorunu değil; benliğin bu kırılganlığını, bu yaralanma ihtimalini savuşturmaya yönelik bilinçdışı, güçlü bir savunma mekanizmasıdır.

Bu içsel parçalara daha yakından baktığımızda, genellikle oldukça güçlü ve baskıcı bir eleştirel iç yapıyla karşılaşırız. Bu içsel otorite, “en doğru”, “en kusursuz”, “pişman olunmayacak tek” kararı bulma konusunda dayanılmaz bir baskı yaratır. Bu yapının gölgesinde hata yapma ihtimali, artık basit bir yanlış tercih olmaktan çıkar; doğrudan benliğin özsel bir değersizliğine, yetersizliğine dair kesin bir kanıt gibi algılanır. Bu yüzden özne, somut bir karar vererek risk almak ve olası bir hatayla yüzleşmek yerine, tüm potansiyelleri zihinsel ve soyut düzlemde tutarak kendini geçici olarak daha güvende hisseder. Ancak bu güvenlik, hayatın ta kendisi olan canlılığın, akışın ve deneyimlemenin askıya alınması gibi ağır bir bedel pahasına elde edilir.

Kararsızlık, aynı zamanda erken dönem ailevi ve çevresel deneyimlerle de derinden bağlantılı olabilir. Çocuğun kendi seçimlerinin ya aşırı ve acımasızca eleştirildiği ya da tamamen görmezden gelinip yok sayıldığı, önemsizleştirildiği ortamlarda büyümesi, kişinin kendi iç sesine, kendi arzularının meşruiyetine duyduğu güveni derinden zedeler. Böyle bir iç dünyada karar vermek, artık yalnızca iki seçenek arasında bir tercih yapmak değildir; aynı zamanda içselleştirilmiş bu otoritelerle, eleştirel ebeveyn figürleriyle veya baskıcı normlarla doğrudan bir yüzleşmeye girmek anlamına gelir. Bu da doğal olarak kaygıyı katlanarak artırır ve kaçınma davranışını güçlendirerek bir kısır döngü yaratır.

Öte yandan, sağlıklı bir ruhsal işleyişin temelinde mükemmel, hatasız seçimler yapabilme yeteneği değil; kendi hatalarımızı tolere edebilme, onlarla yaşayabilme ve onları onarabilecek kapasiteye sahip olmak yatar. “Yeterince iyi” olanı seçebilmek, hem kaybı (vazgeçilen olası benlikleri) kabul etmeyi hem de hayatın karmaşık, öngörülemez akışına cesurca katılmayı mümkün kılar. Çünkü gerçeklik, kusursuz, önceden tasarlanmış bir senaryo üzerinden değil; sürekli bir deneme, yanılma, hata yapma ve bu hataları onarma, ders çıkarma döngüsü üzerinden ilerler.

İşte tam bu noktada terapötik çalışma (veya derin bir içsel yolculuk), öznenin kayıpla daha sağlıklı bir şekilde temas edebilme kapasitesini artırmayı hedefler. Seçilmeyen yolların, yaşanmamış hayatların ve terk edilen olasılıkların yasını tutabilmek, karar verme eylemini felç eden temel psikolojik düğümü çözer. Aynı zamanda, o baskıcı ve eleştirel iç ses ile sağlıklı bir mesafe kurabilmek, onun mutlak otoritesini sorgulayabilmek ve hatayı varoluşsal bir çöküş değil, sadece bir deneyim, bir veri, öğrenme fırsatı olarak yeniden anlamlandırabilmek de bu sürecin vazgeçilmez parçalarıdır.

Sonuç olarak, karar vermek eylemi aslında hayatın ta kendisidir: yalnızca bir yön belirlemek değil, aynı zamanda kaçınılmaz olan eksiklikle barışmak, kendi sınırlılığımızı kabul etmek ve tüm bu eksikliğimize, kusurluluğumuza ve sınırlılığımıza rağmen yine de harekete geçebilmek, adım atabilmektir. Ve belki de en iyileştirici, en özgürleştirici olan şey, kusursuz, hatasız, pişmansız bir hayat kurmak değil; eksik, kırılgan, zaman zaman hatalı ama tüm bunlara rağmen yaşayan, nefes alan ve akıp giden bir hayatın tam da içinde kalabilmeyi başarabilmektir.

Yorumlar